6 Temmuz 2018 Cuma

Nihayete eriş, veda üzerine

El-veda, "el" ön eki arapça kökenli olmakla birlikte aslolan anlamı yüklüyor diye hatırlıyorum. Bir nevi ingilizcedeki "the" misali. Yani veda bir kamu malıysa elveda şahsa özel olacaktır; sayısız vedaya karşın bir tek elveda vardır.
Uzaklar bizi büyüler, ürkütür ve bizde zamanın başlangıcından beridir insanlığı idame ettirmiş olan şu elem merak duygusunu körükler. Uzağa bakmış, ondan korkmuş, ona tapmış, nice dikenli yolları ona varmak adına yürümüşüzdür. Gitmek, kendi varoluşunu meydana getiren parçalarla, atılan her adıma oynanan ölümcül bir bahistir. Yolda olmak varlığın kendini alınan yola mal etme sürecidir; uzunca bir zımpara kağıdına tamamen talaşa indirgenene değin sürüleduran bir tahta parçası gibi. Lakin biz, aynı bu tahta parçası gibi, vardığımız yere doğru attığımız her adımda daha da yok oluveririz. Varan şey hiçtir; yegane istikamete ancak bir hiç olarak varabiliriz.
 Yolda olmak ve dolayısıyla ilerlemek zorundasınızdır, ancak ilerlemek fiili geriye -yıkıma- giden bir yol üzerine de olabilir. Ah, kimse hissetmiyor; adımlarını sayarak ilerlenen yola sürtünerek paramparça olan benliğinin sancısını! Ufak bir yağmurda dahi ıslanmanın acısından kısmen azad olmak için hızlı adımlar atarken bile; varoluşunun eriyen bir tereyağıymışcasına an be an paramparça yerlere serilişini! Zaman birer rüzgar gibi eserken ardlarısıra, bir rüzgar misali zamandan esmenin ardında bırakılan her ana tekabül eden bir kurşun misali mevcudiyetini nasıl da delip geçmekle eşdeğer olduğunu!
 Geçmişe özlem duyduğum düşünülmesin; bu denli tekerrür ehli bir varoluşa en baştan katlanmayı göze almayacak kadar iç görüşü yüksek bir insan olduğumu düşünürüm, her ne kadar geçmişte geçmişin düşü ile uykulara dalsam dahi. Yalnızca adımlarım daha ileriye, daha da süratli gitsin isterdim. Öyle hızlı yol almak ki, iç sesinin "Senin rüyan neydi peki?" sorgusu dahi ardımda kalsın; ben yürüdükçe anlık konumda beni duraksatıp gözlerimi doldurma cüretini gösterebilen her düş, her özlem, her beklenen veyahut özlenen huzur zamanın çarklarının arasında un ufak olup dağılsın. Ancak ne kadar süratli yürüsem, o denli elem bir varoluşa maruz bırakacağım benliğim için varmak diye bir tezkere dahi yok.
Artık yürümekten imtina eder vaziyette, yollarda ilerlemeyesin; bırak yol senden geçsin! Bir sefere mahsus da olsa yol seni değil ey Alper, sen yolu terbiye edesin!

20 Şubat 2018 Salı

Yitik bir duygunun yitirdiği bir benliğe ağıt: "Sevgi" üzerine

 Bazı mektuplar, adresine ulaşmaması adına kaleme alınır. Bazen elem bir farkındalıkla lanetlenmişçesine bilirsiniz aslında; attığınız adımların yalnızca saptığınız o sokağın çıkmazına bakakalmak adına olduğunu.
İnanmak isteriz; fütursuzca lütfunu beklediğimiz şeyden veya kişiden görmeyi arzuladığımız buruk bir güzellik alametinin içimizdeki şüphecilik dumanını üflercesine dağıtması adına.
Kendimizi kandırmaya luzüm yok; acıyı severiz ve olanıyla yetinemediğimizde daha fazlasıyla bizi bize sevdirecek bir kaybediş olma misyonunu o acıdan muaf bir varlığa yükleyerek duygusal bir intihar girişiminde bulunur; derme-çatma duygularımızın amansız yükünden azad olmayı arzularız.
 Çayı demli içeriz ve kahvemizi sade, kulaklığımızdaki müzik son seste gözümüzün kestiği en uzak noktaya dalarız. Odamız ya haddinden fazla aydınlıktır ya da ışıklar sönük. Her şeyin aşırısındaki tabiatımızla severiz, güleriz ve yürürüz. Duygular tanımlarını aşan niteliklere bulandıkça adımlar sıklaşacaktır ve ermek üzere var olduğumuz yokluk; bizi -umarız ki- böyle haddini aşan bir düş kırıklığıyla, kulaklarımıza fısıldanan tanıdık bir sese bürünerek yok olmaya çağıracaktır çünkü.
Bizi mahvedeceğini bildiğimiz şeyin gözlerinin, o koyu-karanlık ve soğuk gözbebeklerinin, içine mevcudiyetimizi akıtırcasına baktığımızda artık yaşam yalnızca "bir intihar etmeme haline" bürünür.
Yol ayrımında, sönük sokak lambalarının aydınlatmadığı o yola bakarken, ve zamanın -geçmişin ve geleceğin- şimdiki zamanda bizi sarmaladığı o yol ayrımında beklediğimiz, bizi yıkacak olan "özlem" çıkmazından ibarettir.
Yürürüm, yürürüm ve zihinsel intiharın, bedensel intihardan bile daha zor, uğraş verici ve acı toleransı gerektiren bir eylem olduğunu düşünürüm ve daimi olarak bunun kurgusunu oluştururum. Acıya, yalnızlığa, açlığa, sevgisizliğe, düş kırıklığına kollarımı alabildiğince açarak bana gelecek kıyametimi beklerim. Ancak yeni yeni anlıyorum ki kıyamet bendim, ve her neredeysem kendimi bulup onu mahvetmeliydim. Kim bilir hani toprağın altına gömdüm onu, hangi uçurumdan aşağıya fırlatıp attım. Ona kendini - beni- mahvedecek bir hançer uzatacaktım; yokluk yangınında mahrumiyet alevleriyle dövdüğüm o hançeri uzatacak ve bir verem misali içime işleyen sevginin damarlarından akışını oturup izleyecektim.
Varoluşu yürünecek bir yol olarak tasvir ederim hep; daha anlamlı bir yolu yürümeye niyetlendiğimde adım atamayacak bir vaziyette zeminde sürünerek dahi olsa ilerlemeyi göze aldığımda, dibine sürüklendiğim bataklığın bizzat akıtıığım gözyaşlarıyla meydana geldiğini göre göre ilerleyeceğim bir yol... Ancak "yol" beni terbiye etmekten acizdi; ben yolu terbiye edeceğim.
Â. Blogger tarafından desteklenmektedir.