29 Ekim 2017 Pazar

En dibi arzulamak - 3: Bir nihayete erme istemi olarak "Kabulleniş" üzerine

 Bugüne kadarki yazılarım hep absürd neticesiyle oluşu alaşağı ederek yıkıp-yapan bir varoluşun arzından ibaretti. Ancak çilenin çile çekeni kamil etmek gibi bir yüce işlevi olacaktır; bu üst basamağa atılacak adım ise bir önceki basamağın koşulsuz ve fütursuzca kabulünden ibarettir. Yetersiz bulduğumuz yaşam aslına bakıldığında bizim yaşayışımızla sınırlıdır ve hep öyle de kalacaktır. Yaşamı irdeleyen kişi kendini irdelemektedir, nitekim olduğumuz kadar var olmaktan öteye geçememekteyiz. Nitekim çektiğimiz her nefeste akciğerlerimize şarapnel parçaları misali saplanan havayı soluma gayretiyle kara gökyüzüne bakıp derin bir iç çeken bizleriz. Yıldızlar hep oradadır; yalnızca biz göremeyiz. 
 Kabullenişi kabullenmek istemedim; gardımı düşürmek, adımlarımı yavaşlatmak, görmekten usandığım parlak spot ışıklarından yüzümü çevirmek ve arayışımın istemsiz bir nihayeti olacağı korkusuyla bana bu zihinsel kıyameti anımsatacak her türlü alamete karşı oldum. Hissetmeyen elimi tutan ve bu elin tuttuğu her şeyi avucumun içerisinde tuzla-buz etmek istercesine var gücümle sıkı sıkıya sarıldım. Hissetmekten acizdim, soğuk kuru rüzgarlar avcumu çatlatırken direnme istemimle ellerim alev alev yanmaktaydı. Üşümeyi, istem noksanlığını, anlamamayı, anlaşılmamayı, sevmeyi ve sevilmemeyi, gülmeyi ve ağlamayı kabul edemedim. Yaşamı yüzeysel olarak addederken yalnızca var olmakla yetinmekteydim; yaşamayı kabul edemedim.
 Bu bir döngü, bu bir dalga, bu bir dağın zirvesi ve uçurumun dibi ve ben ne bir önceki basamakta durmakta, ne de diğerine adım atmaktayım. Bu kaotik duyumsamaların neticesinde afilli, uzun ve bağlantılı gazeller dökemeyeceğim bir mertebedeyim. Kendimi tüm irdelemelerden uzağa; cılız sokak lambalarının görüşümü aydınlatması kaygımdan büyük geniş bir meydanın ışık vurmayan kör noktasına, kimsenin -ve hatta kendimin bile- beni göremeyeceği bir yere azad ediyorum. Herkesi, her şeyi yıpratan bir savaş suçlusu misali huzurlarınızdan ve huzursuzluğumdan çekiliyorum. Yine bir sonun ve yeni bir başlangıcın arefesinde yüzümü gece karanlığında gökyüzüne dikiyor olacağım; yıldızları görememeyi kabullendim, ancak oradalar ve ben onları bulacağım.

15 Ekim 2017 Pazar

En dibi arzulamak - 2; Bir lütuf ve lanet olarak bahşedilen farkındalık üzerine

 Duyumsamak tehlikeli bir yetidir. Soğuktan çatlayan ellerimiz acımaya başladığında elimizi her çeşme suyuyla buluşturduğumuzda, içimizi ısıtan aidiyet duygusu yerini güzel duyguların yoksunluğuyla bezeli bir karadeliğe bıraktığında, önüne geçilemeyen coşkumuz onulmaz kederlere bulandığında bu tehlikeli spektrumda salınagelmekten bitap düşüşümüz hatırlatır bize duyumsamanın lanetini. Farkında olmak, farkındalığını kazandığımız şeyin sorumluluğuna istemsizce göğüs germeye maruz kalmayı da beraberinde getirecektir.
 Çok özendiğim olmuştur, duyarsızlığı bir zırh misali kuşanarak yürüyen kurgu karakterlere. Machievelli' liğe çalan ilkel bir narsizm gölgesinde iken sınırlı yaşama dair istemim; bunu yüce bir meziyet, bir olgunluk timsali, bir kamiliyet zannederek arzuladım. Anlatılagelen sıcak sütten sıçrayamayan kurbağa gibi kaçışı imkansız varoluş eziyetinden acıya olan duyarlılığımı azad etmek uğruna yalvarıp-yakardığım ve daha büyük elemlere sığınmışlığım beni bambaşka yollara fırlatıp attı; sadece ayaklarıma daha fazla diken batması adına daha çetin yolları yalınayak yürümem uğruna.
"Acılardan azad olmak için okudum, okudum, okudum; ancak sonunda yalnızca daha fazla acının göz bebeklerinin içine bakarken buldum kendimi."
 Kendimi aradım durdum ve bulduğumu düşündüğüm her yer benim için yeni bir mahvoluştan ibaret olmaktan öteye geçemedi. Kendimi aramaktan vazgeçişim de bir kıyamet olarak vuku bulurken varoluş yolunda ayağımı tozuta tozuta anlamsız adımlar atışım ise ne koyu bir elemdi! Bir mahlukun taşıyabileceği en amansız hastalığa yakalanmıştım; farkına varmıştım.
 Bilgimin, görüşümün ve arayışım nihayetinde yapılandırdığım antagonist varoluş kurgumun kurtarıcım misali beni debelendiğim batalıktan kurtarmasını dilerken attığım her adımda daha da dibe vurmaktaydım. Yürümem gerektiğini düşünürdüm, nitekim akan zamanın içinde durağan bir yaprak misali süzülmek kalem pille çalışan bir duvar saatinin tıkırtılarına boyun eğmek demekti. Bu hüzün değildi: acı değil, yokluk değil, acziyet hiç değildi; bu yalnızca yastığa başını koyarken yarın adına endişe duymaktan yoksun kalmaktı, olanların yükü ile olacaklardan korkma noksanlığıydı, endişe duymamak ve heyecanlanmamaktı. Yaşam yalnızca ulusal bir televizyon kanalında ana haber bültenleri öncesinde umarsızca tekrarı verilen kalitesiz senaristlerin elinden çıkma popüler bir yerel dizi bölümüydü; yetersiz bir oyalanmadan ibaretti ve ben ona kolpa karakterlerinin repliklerini dahi vurgularıyla tekrar edebilecek kadar şahit olmuştum.
 Farkına vardığınız şeye gebe hale gelirsiniz, farkına vardığınızı düşünmeniz dahi sizi bu sonsuza dek tekerrür edecek ızdıraba sürüklemek için fazlasıyla yeterliyken, gerçekten esasına vakıf olduğunuz şey sizi ondan karşılayamayacağınız beklentiniz kadar mağrur edecektir. Neye karşı duyarlılaştığınıza dikkat etmelisiniz; eğer bu sevgiyse karşılık bulamadığınız raddede sizi alaşağı edecektir. Eğer bu başarıysa yaşantınız boyunca bir poligon atı misali koşturduğunuz parkurda verdiğiniz her nefese ciğerlerinizden tükürdüğünüz kan eşlik edecek, eğer huzura ermekse o olduğunu düşündüğünüz oluşun ardınsıra koşturarak onu elde etmemeyi garantilemiş olacak, eğer bu yüzeysel bir güç istemiyse güce tapar hale gelerek güçten yoksun hale gelecek, eğer bu yalnızca bir arayış ise merakınız -ve dolayısıyla adımlarınız- yavaşlayacak ve nihayetinde durağanlaşacaksınız.
 Görmek bir lütuftur, ancak lanete çaldığı noktayı görmek adına iyi bakmak gerekir; iyi niyetinizin sizi kötülük yapmaya sevk edeceği o çizgiye bastığınızda kör olmak için yegane öncülün görmek olduğunu anlayarak gözlerinizi doğan güneşe dikin. Kulaklarınızı dört açın ve dinleyin; sizi ve derme-çatma yapılandırmış olduğunuz vicdanınızı sağır edecek o acı çığlığı duymak için ve sevin dostlarım; fütursuzca lutfettiğiniz sevgi, merhamet ve benliğinizi hiçe sayarcasına büyüttüğünüz aidiyet hissiyatından boşalan yüreğinize yalnız kalmanın, yüzüstü bırakılmanın kara zehrini kana kana içerek doldurmak için.
  Eğer bu cümlelerim de donuk bakışlarınızın indirgeyici süzgecinden geçip zihninizdeki sönük yangının küllerinde bir kıvılcım olarak dahi parlamadıysa yalnızca şükredin. Şükredecek takatiniz olmasa da bu harflerin çorak vefa ovanızda bir minnet olarak filizlenmesine salık verin; aksi halde beni "iyi" niyetimin kötülük yapmaya sevkettiği çizgiden başka yerde göremeyecek hale geleceksiniz.

5 Ekim 2017 Perşembe

En dibi arzulamak - 1; Yıkıcı duygulara duyulan özlem üzerine

Yine bir gecenin arefesinde, klavyemin başındayım. Yeni bir yazı dizisinde, eski bir özlemden bahsetmek üzre.
İnsan kendini mahveden şeyin esiridir derim. Bu yüzden sever, bu yüzden zil zurna sarhoş olur, bu yüzden öfke nöbetleri geçirir, bu yüzden mutluluk göz yaşları döker insan dediğimiz varlık. Duyguların sarhoş eden tabiatında kendini kaybetmek adına gözleri kuruyana kadar ağlayıp kısmi yüz felci geçirene kadar güler insan.
Temel duyguları hissediyorum bazen; mutluluk, hüzün, öfke, istenç. Ancak bazen, bunlar görünür ışık spektrumunda olduğu gibi birbirine karıştığı vakit, adlandıramadığım renklere büründüklerinde durum farklılaşıyor biraz. Yaşadığımı, bir insan olduğumu anımsıyorum bu vişne çürüğüne kaçan öfke ve sevgimin karışımında. İstemsiz bir şekilde biraz yokluk siyahıyla bulandırdığım her hissiyat beni başladığım yere götürmekte; yıkıcılığa.
Esaslı bir yapım, topyekun bir yıkımı da beraberinde getirir. Yaratıcılık zihinsel bir lütuftan öte, karşı-konulmaz bir istemin nabzı misali şakaklarda duyumsanan duygusal bir vahşettir benim gözümde. Yapmak, halihazırda yapılmış olandan bir öç alma istemidir. Eyleme dökülmüş bir diktedir, doğan güneş kadar somuttur, eski çürük heykelleri yıkıp daha büyük, daha güzel yeni heykeller dikmektir.
En yüce yaratıcı ise yıkılamayacak bir yaratım ortaya koymak adına en büyük yıkımı da ardınsıra sürükleyen kişi olacaktır. Zihnindeki entropiyi varoluşa mal edercesine, yürüdüğü yolu dahi her adımında yerle yeksan etmeden ne ilerleyebilir, ne attığı derin kahkasının mayasını yaslar, göz yaşları, sevgisizlikleri olmadan tutturabilir, ne de tüm renkleri yokluk karasına indirgemeden tuvaline işleyebilir.
İnsan yapmak için yıkar ancak yıkmak için yapamaz öyle kolay, yaratıcı insan ise yıkımı kendi yapıtlarıyla sağlayacak kadar kendinden geçmiş mağrur bir çılgından öte bir şey değildir.

9 Nisan 2017 Pazar

Bir simülasyon karakteri olarak bölümü bitirmek - 3; Aşırı olan üzerine

Daha önce gerçekliğin öznelliğinden ve idea' ların gerçeklikteki yansımalarının, ideal olanın bir indirgenmesinden öte olamayacağından dem vurmuştum. Varoluşunuzun dışa vurumu eğer olduğunuzdan daha az olmaktan kendini kurtaramayacaksa, kendinizi ve size has olanı tam anlamıyla nasıl ortaya koyarsınız? Aşırılıkla.
 Normal bir izdüşüm için aşırı miktarda oluş gerektiren yüzeysel gerçekliğe ancak aşırılığın kendisi derin bir dışa vurum gerçekleştirebilir. Eğer standart üstü bir ahlakınız varsa, ancak erdemde aşırıya kaçarak bu ahlakın yansımasının standartların üstünde olduğundan emin olabilirsiniz. Eğer parlak bir zekaya sahipseniz, zekanızın gerçeklikte filizlenebilmesini sağlamak adına bir dehaya dönüşmeniz gerekecektir. Oluşum, verimsiz işleyen bir süreçtir; olması gerekenin tam manasıyla oluşundan ancak olması gerekenden çok daha uçlarda var olarak emin olabilirsiniz.
 Ancak aşırı dediğimiz, varoluşun dokusunu bozacak denli keskin bir noktaya ulaştığı vakit işin rengi değişmektedir. Varoluşu naylon bir poşete benzetecek olursak, bir jilet misali ne denli aşırılığı bünyenizde barındırırsanız; varlığınız gerçekliği ve varoluşu o denli yıpratacak ve hatta bir noktadan sonra paramparça edecektir ve bu durum da naylon bir poşet dışında benliğinin sürdürebilirliğini idame ettiremeyen bünyelerin kıyameti olarak vuku bulacaktır.
 Yaşamın en keskin hazları ve acıları, sizi uçurumun kenarında kollarını açmış bir vaziyette en uçlara, aşırı olana çağırır. Birkaç isim fısıldanır kulağınıza; onların gözyaşlarıyla en ucun ucuna gidesiniz diye ve kendinizi yapılandırmak niyetiyle attığınız ilk adımın sizi götürdüğü yolun sonunda kendi kumdan kalenizi yıkacak o dalga yine -ve daima- siz olasınız diye.
 Yaşamda lineer bir izlence göremiyorum, tek gördüğüm kendini sürekli ve ezelden beri tekrar etmekte olan tek bir döngü ve ben bu döngünün başladığı (aynı zamanda bittiği) noktadaki çatlakları yeni yeni fark ediyorum. Aşırının dehlizlerindeki tabiatımla, çok ötede yeni bir aşırılığın kokusunu alıyorum ve okuduğum kitaplardan, kulağıma fısıldananlardan, hissettiğim tüm güzel ve acınası duygulardan toparladığım ne kadar isim varsa elimde bu sularda boğulmuş olan, ilk adımımı her birinin gözyaşlarıyla topyekün donanmış bir vaziyetle atıyorum. Böylece gerçekliğin çarpık aynasının karşısına geçtiğim vakit geldiğinde karşımda aşırılığı tek bir vücut olarak görebilmeyi ümit ediyorum.
exit();

2 Nisan 2017 Pazar

Bir simülasyon karakteri olarak bölümü bitirmek - 2; İdealin izdüşümü üzerine

 Bir önceki yazıda gerçekliğin gözlemciye has bir olgu olduğundan bahsetmiştim, hatta bu vesileyle olgunun tabiatına aykırı bir meta-olgu olduğundan. Bu da bizim kendi zihnimizde yapılandırdığımız bir ideal benlik ve bu benliğe üstünkörü tepiştirme mücadelesi verdiğimiz alt boyutlarından oluşmakta.
 Diziler, filmler izliyor; Sabahattin Ali' ler, Turgut Uyar' lar, Cemal Süreya' lar okuyorsunuz ve zihninizin dehlizlerinde bir "aşk" idealizmi beliriveriyor, neredeyse kaçınılmaz bir çıktı.

"(Hizmet içi) eğitim şart babacım"

 Felsefe okur-yazarları için işler biraz daha çirkinleşiyor; Kant' ın ahlakçılığı, Nietzche, Hegel, Heidegger, Sartre, Camus' ların erdemi, tüm hatlarıyla istemi, varoluşu ve absürd olanı tepetaklak masaya yatırdığı metinlerde ideali en uçlarda arıyorsunuz ve ideale elinizi uzattığınız vakit de kendinizi aramanız gerekiyor; nihayetinde bu keskin idealleri sindirmekten bitap düşme raddesine gelmiş zihninizi taşıyan beyniniz de glikozla, en iyi ihtimalle ketonla besleniyor. Belki de bu "asil" düşünceleriniz beyninizde yer edebilmek için gerekli yakıtı, ağzınızda bir o yana bir bu yana yuvarladığınız damla sakızlı lolipoptan alıyor.
"Çakmağı bi uzatsana"

  Halen besin zincirinin -her ne kadar en üstünde olsa da- mütevazi birer üyesi olarak bizler, bazen boyumuzu aşacak denli yüce fikirlere kapılıyoruz. Hele ki boyumuz biraz uzunca olursa, işte bu sefer etrafımızdakiler de bizimle beraber ilk düşünce dalgasının yarattığı taşkında boğuluveriyor. Nitekim ideal olanın yağmurları altında, gerçekliğin uzlaşısı barajlarımızın engin yapılandırılmamış olması nedeniyle bu tasarım damlalarını ciğerlerimize yağdırmak durumunda kaldığımızdan nefeslerimiz tükenmiş bir şekilde kendimizi ve diğerlerini kurtarma mücadelesi içerisinde düşüncelerimizin keskinliğini törpülemesi, yangınlarını dindirmesi ve kanamasını durdurması için yine daha önce düşüncelerimiz vasıtasıyla yermiş bulunduğumuz güçlerden yardım dilenmek durumunda kalıyoruz. Ancak ne sesimiz duyulacak, ne de göz yaşlarımız fark edilebilecektir; bilakis kurtuluşu böylesicesine düşlerken dahi imgelem okyanusunda topyekün boğulmaktan kendimizi alamamaktayız.
"Aha tam burası boy"

 Var olma riski altında bulunan her oluş, düşünce ve dışa vurumun var oldukları andan itibaren nihai ortak kaderi olan yozlaşma, bir kızılcıklı veba misali bizi bu karmaşadan kurtarsın diye inanmadığımız tanrılara, kabul olmayacağını bildiğimiz dualar ederken bulduğumuzda ise kendimizi, bu sefer burada da varoluş spektrumunun diğer bir negatif kutbunun göz bebeklerinin içine bakarken buluyoruz; aşırı olanın gece karası göz bebeklerinin içine.

22 Mart 2017 Çarşamba

Bir simülasyon karakteri olarak bölümü bitirmek - 1; Gerçeklik üzerine

 Korku film senaryolarında daha başlangıçta başına iş alarak kurban edilen alpha-male karakterlerden öğrendiklerim ve simülasyon argümanı üzerine
 Eminim bir çoğumuz geçmişte Age of Empires isimli şaheser oyunu oynamış ve top atanlarınızla dosta huzur düşmana korku salmışızdır. Matrix, Fight Club' ları izlemiş ve "Ah yalan dünya" diye türkü tutturmuşuzdur. Yapay Zeka ve Karma Gerçeklik ile bugün yeni yeni yapmaya başladığımız işler bir endişeyi de doğuruyor böylece; acaba biz de bir "bilgisayar" simülasyonu içerisinde var olan sanal karakterlerden mi ibaretiz?
Öncelikle 2001 yılında Boston tarafından öne sürülen simülasyon argümanının önermelerini bir inceleyelim;
Teknolojik olarak çok gelişmiş "insan sonrası" bir medeniyet muazzam güçlü işlem gücüne sahip olacak. Bu ampirik veriye dayanarak, simülasyon argümanı aşağıdaki üç önermeden en az birinin doğru olduğunu söyler:
insanlık çok üstün bir teknolojik çağa ulaşmadan yok olacaktır;
teknolojik olarak üst düzeylere ulaşan medeniyetlerin hiçbiri bizim evrimsel tarihimizi simüle etmekle ilgilenmeyecektir;
neredeyse kesinlikle bir bilgisayar simülasyonunda yaşıyoruz.
Eğer (1) doğru ise o zaman insanlık, çok üstün teknolojik bir çağa geçemeden yok olacak. Eğer (2) doğru ise, ileride yaşayacak üstün medeniyetler arasında geçmişte yaşamış atalarının simülasyonunu yapmaya istekli bir birey bulunmayacaktır. Eğer (3) doğru ise, biz şu an kesinlikle bir simülasyonun içerisinde yaşıyoruz. Eğer şu an bir simülasyonda yaşamıyorsak, atalarımız çok üstün bir teknolojiye ulaştılar fakat herhangi bir simülasyon programı hazırlamadılar.
Kaynak:https://tr.wikipedia.org/wiki/Sim%C3%BClasyon_arg%C3%BCman%C4%B1 
Mantıklı geliyor değil mi? Önceden belirlenmiş bir rastgelelik ölçütü ile meydana gelen yıldızlar, gezegenler, çeşitlenen canlılar, insanlar...

"Simülasyon" a bir programcının gözünden bakacak olursanız, yazdığınız bir fonksiyon siz exit(); komutunu verene dek çalışacaktır.
Bilim, oyundaki karakterler olarak bu oyunun kaynak kodlarından kesitler sunuyor. Evrensel yasalar, sosyo-bilimsel olgular aslında bu oyunun kuralları, yani kaynak kodları oluyor. Eğer tüm oluş gerçekten bir simülasyon yazılımıysa, bunu yazan yazılımcıya ancak onun eserini inceleyerek, anlamaya çalışarak yaklaşabiliriz.
 Ancak her yazılım, içerisinde "bug" (hata) barındırır. Kuantum fiziğin, göreliliğin ve gözlemciye has gerçekliğin bize anlatmak istediği belki de en önemli nokta şudur ki: gerçek yoktur. "Gerçek" olarak adlandırılan şey, bireye veyahut bireyler topluluğuna has, öznel, değişebilen ve zaman boyutunun boyundurluğunda var olabilen bir isimlendirmeler topluluğudur.
 Bu akşam balkonunuzdan, pencerenizden yukarıya, yıldızlara bakın ve gözlerinizi kapatın. Gözlerinizi kapattığınızda gördüğünüz şey bu sefer sizin gerçeğinizdir; karanlık. Gözlerinizi tekrardan açtığınızda ise gördüğünüz artık başka bir gökyüzüdür. Zahiri bir tabiata sahip olan varoluşta gerçek olarak addeddiğimiz herhangi bir şeye; nesneye, konuma, kişiye tutunmanın beyhudeliğini iliklerinize dek hissedin ve hatırlayın; hissettiğiniz bu düş kırıklığı dahi gerçek değildir. Gerçek, yoktur; varolan ve hep olacak olan tek yegane şey yokluktur.

15 Ekim 2016 Cumartesi

Anne ben bilim adamı oldum!

Hayalim olan meslekten geçmişe ve geleceğe dair bir güzelleme

Not: "Bilim insanı" kullanımının daha doğru olduğunu biliyorum, ancak çocukluk yaşlardaki algımı aktarmak için "Bilim adamı" kullanımını tercih ettim. Bir çırpıda yazdığım bu girdideki tüm potansiyel dil kullanım hatalarım için peşinen affınıza sığınıyorum.

Fencinin fenle imtihanı

Bilim sözcüğünü ağzımda gevelemeye başladığım yaşı 5 olarak hatırlıyorum, o andan itibaren "Bilim Adamı" olmayı nasıl kafama koydum bundan pek emin olmasam da hayatım bir denenceler silsilesi; ben de deneysel çalışmalardaki kontrol grupları kadar zihinsel anlamda kimsesiz hissediyordum. Bilim adamı olmak, içerisinde bulunduğum belirsizliğe bir başkaldırıydı o vakitler; bilinmeze erişmeli ve kendimi bu yetersiz gerçeklikten soyutlayabilmeliydim. Tüm süreçler yavaştı; okulda öğrendiklerim akşam evime gidince pek işe yaramıyordu. Ta ki Hayat Bilgisi dersinde zihnime kazınmış şu bilgiyi öğrenene dek; "Yüksek ses duyunca esnerseniz kulaklarınız zarar görmez." Gerçekten de öyleydi, bunun sebebini öğretmenime sorduğumda beni okulun Fen Bilgisi öğretmenine yönlendirdi ve olaylar gelişti; galiba Fen Bilgisi dersi benim kendi hayatıma katabileceğim ilgi çekici bilgiler içeriyordu.
"Bu Fen Bilgisi bir harika dostum!"

Öğretmenime yalvarıp üst sınıfların Fen Bilgisi derslerine girmeye fırsat kollamak, programlı ders çalışma alışkanlığına sahip olamasam da Fen Bilgisi derslerinde ve deneme sınavlarında ilçe düzeyinde birincilikler elde etmek gibi süreçlerle derse olan tutumum muhteşemdi ki; liseye kadar. Ortaöğretim düzeyinde üniversite sınavı güdümünde öğrencilere verilen teorik bilginin ve çoktan seçmeli sınavlardaki net yarışlarının beyhudeliği lisans öğrenimimde dahi beni epey zora soktu. İlköğretimde Fen Bilgisi' nde ilçe birinciliği bulunan ben, lise 2 de Fizik, Kimya ve Matematikte ilk dönem 1 almıştım. Üniversitede de eski dostum Fen Bilgisi' ne olan gönül bağımdan dolayı Fen Bilgisi Öğretmenliği bölümünü seçmiş ve kazanmış, ancak öğrenimim sırasında Genel Kimya 2  ve Analitik Kimya derslerini alttan alarak tamamlamak durumunda kalmıştım.

Â. Blogger tarafından desteklenmektedir.