15 Ekim 2016 Cumartesi

Anne ben bilim adamı oldum!

Hayalim olan meslekten geçmişe ve geleceğe dair bir güzelleme

Not: "Bilim insanı" kullanımının daha doğru olduğunu biliyorum, ancak çocukluk yaşlardaki algımı aktarmak için "Bilim adamı" kullanımını tercih ettim. Bir çırpıda yazdığım bu girdideki tüm potansiyel dil kullanım hatalarım için peşinen affınıza sığınıyorum.

Fencinin fenle imtihanı

Bilim sözcüğünü ağzımda gevelemeye başladığım yaşı 5 olarak hatırlıyorum, o andan itibaren "Bilim Adamı" olmayı nasıl kafama koydum bundan pek emin olmasam da hayatım bir denenceler silsilesi; ben de deneysel çalışmalardaki kontrol grupları kadar zihinsel anlamda kimsesiz hissediyordum. Bilim adamı olmak, içerisinde bulunduğum belirsizliğe bir başkaldırıydı o vakitler; bilinmeze erişmeli ve kendimi bu yetersiz gerçeklikten soyutlayabilmeliydim. Tüm süreçler yavaştı; okulda öğrendiklerim akşam evime gidince pek işe yaramıyordu. Ta ki Hayat Bilgisi dersinde zihnime kazınmış şu bilgiyi öğrenene dek; "Yüksek ses duyunca esnerseniz kulaklarınız zarar görmez." Gerçekten de öyleydi, bunun sebebini öğretmenime sorduğumda beni okulun Fen Bilgisi öğretmenine yönlendirdi ve olaylar gelişti; galiba Fen Bilgisi dersi benim kendi hayatıma katabileceğim ilgi çekici bilgiler içeriyordu.
"Bu Fen Bilgisi bir harika dostum!"

Öğretmenime yalvarıp üst sınıfların Fen Bilgisi derslerine girmeye fırsat kollamak, programlı ders çalışma alışkanlığına sahip olamasam da Fen Bilgisi derslerinde ve deneme sınavlarında ilçe düzeyinde birincilikler elde etmek gibi süreçlerle derse olan tutumum muhteşemdi ki; liseye kadar. Ortaöğretim düzeyinde üniversite sınavı güdümünde öğrencilere verilen teorik bilginin ve çoktan seçmeli sınavlardaki net yarışlarının beyhudeliği lisans öğrenimimde dahi beni epey zora soktu. İlköğretimde Fen Bilgisi' nde ilçe birinciliği bulunan ben, lise 2 de Fizik, Kimya ve Matematikte ilk dönem 1 almıştım. Üniversitede de eski dostum Fen Bilgisi' ne olan gönül bağımdan dolayı Fen Bilgisi Öğretmenliği bölümünü seçmiş ve kazanmış, ancak öğrenimim sırasında Genel Kimya 2  ve Analitik Kimya derslerini alttan alarak tamamlamak durumunda kalmıştım.

Tanılayıcı değerlendirmenin zulme çaldığı sınır

KPSS+ÖABT yarışında kenardan oturup izlediğim "atanma" parkurunda, en hızlı koşucuların aynı zamanda en niteliksiz öğretmenler olarak yetiştiği fikrine varmıştım. Bilakis lisans sürecinde dereceyle mezun olmak ile akıllı telefonlar vasıtasıyla kopya çekebilme becerisi arasında pozitif bir korelasyon vardı. Benzer bir ilişki seçmeli derslerde hocanın yüzüne bakmadan tüm ders ÖABT testi çözme düzeyi ve KPSS' den alınan puan arasında da mevcuttu. Eğitim, sınav içindi ve gerçekliğe, bilime ve ilerlemeye değil sırtını devlete dayamaya hizmet ediyordu.
 Tabii ki alanı hakkında lisansta dahi okumalar yaparak her eğitim dersinde serzenişte bulunan bir eğitimci olarak sınava hazırlanmadım ve atanmadım. Sırf merak duygusuyla birincilikler elde etmek geride kalmıştı; artık önümde nur topu gibi bir gelecek kaygısı vardı.

Eğitimde parasal kaygının dayanılmaz ağırlığı

Sınava tekrar hazırlanacak, ya da yüksek lisans yapacaktım. Akademisyenlik her ne kadar çocukluk hayalimin gerçek tanımı olsa da, bu konularda internette okuduğum torpil vesaire gibi olumsuz durumlar neticesinde yüksek lisansa başlamak için kendime azami bir sene süre verdim. "-mış" gibi yapmaktan haz etmediğim için bir öğretim kademesini daha amaçsızca tamamlamak benim için anlamsızdı. Özellikle de atanamamış bir öğretmen sıfatıyla kendime olan özsaygımı büyük ölçüde tükettiğim bir dönemde, haftada 36 saatlik ilk iş deneyimimde ilkokul 2. sınıf çocuklarına Türkçe bile anlatma karşılığında yol parasını çıkınca net 800 tl bir maaşla su içmeye dahi zor vakit buluyorken idealizmim hayatta kalma istenciyle yer değiştirmişti. YÖK' ün sayfasında yayınlanan ilanları umutsuzca takip ederken, akşam iş dönüşü yorgunluktan uyuklayarak kaçırdığım durakların sayısından çok yine alanımla ilgili -çoğunlukla yabancı- haberleri, çalışmaları, yenilikleri takip etmekten de kendimi alamıyordum.

Sönük bir umut ışığı

Yine bir akşam YÖK cari ilanlarına bakarken bir tanesi gözüme takılıverdi, diğer onlarca ilanın aksine Yüzüncü Yıl Üniversitesi yüksek lisans öğrenimi şartı koşmuyordu. Doğrudan Yüzüncü Yıl Üniversitesinin internet sitesine girdim ve Eğitim Bilimleri Enstitüsünde açılan yüksek lisans programlarına baktım; Fen Bilgisi Eğitimi de vardı. Eğer bu sınavı kazanırsam alanımda öğrenimime devam eder, gelecek kaygımdan azad olur ve çocukluk hayalime kavuşurdum. 2015 Güz ALES ten aldığım ~76 mütevazi puanımla, önceden hazırladığım online cv' min çıktısıyla ve programlamaya yönelik merakımın ürünü olan yine 2015 Güz 91~ YDS puanımla başvuru belgelerimi gönderdim; ne fazla ümidim ne de kaybedecek bir şeyim vardı.

İlk uçak yolculuğum

Ön değerlendirme sonuçları açıklanmıştı, sınava girmeye hak kazanan 10 kişinin arasında ismim birinci sıradaydı. Ailemin ve yüksek lisans yapan arkadaşlarımın çekimser yorumlarına rağmen Van' a gidecektim. En iyi ihtimalle hayalime kavuşur, en kötü ihtimalle uçağa binmiş ve Van' ı da görmüş olurdum. Gelecekte yapmadığım bir şeyin olasılığından doğacak bir pişmanlığın beni yiyip bitirmesine izin dahi vermeden, dönüş bileti bile ayarlamadan Van' a uçak bileti aldım.

Doğudan selamlar

Bembeyaz bir Ocak ayında, üniversiteye giden dolmuşları sorduğum yaşını almış bir amca valizimin diğer kolundan tutup beni minibüslerin kalktığı yere kadar bırakıp geri dönünce arkasından bakakaldım. Batıda formal bir üsluba ve bireysel izolasyona yatkın hale gelmiş biri olarak önce bir boşluk, sonrasında derin bir minnettarlık duygusu içerisinde üniversite konukevinin yolunu tuttum.
A photo posted by Alper (@alperdurukan) on

 Üniversite konukevinde, sınav sabahı saat 6 civarında gördüğüm bu manzara karşısında nutkum tutuldu desem yeridir; ne güzel memleketti. 10 dakika boyunca yerimden kımıldamadan izlediğim bu görüntü bana şu cümleyi sesli olarak kurdurdu; "Buna tekrar şahit olmak istiyorum."
 Yarım metreyi bulan karın içinde bir turist gibi etrafa sora sora Eğitim Fakültesini buldum, diğer adaylarla birlikte sınava girdim. Sınavda karşılaştığım soruları yeni mezun olmanın verdiği alan bilgisi tazeliğiyle ve etüt merkezinde çalışarak kendiliğinden edindiğim pedagojik alan bilgisi temeliyle cevapladım ve konukevine geri döndüğümde yine bu manzaranın esiri oldum; sanki hayatım boyunca aradığım dinginliğe bakıyordum; sınavımın da iyi geçmiş olmasının verdiği bir umut ışığıyla.

Geri dönmeye paranın çıkışmaması

 Ankara-Van uçuşunu 160 liraya bulmuştum, lakin dönüş uçuşu 400 ü bulunca otobüs vasıtasıyla bir anadolu turu yapmak oldukça mantıklı gelmişti. Çalıştığım etüt merkezinden alabildiğim 600 liralık avansın da bu tercihimde etkisi olduğu düşünülebilir. 21 saatlik otobüs yolculuğumda koltukta girdiğim hiç ergonomik olmayan anatomik pozisyonların da etkisiyle Ankara' ya varana dek kafamdaki karmaşanın ve günübirlik Van seyahatim sebebiyle Pazar günü işte ~10 saat çalışacak olmanın ağırlığıyla sayısız mola tesisinde içtiğim envai çeşit çorbaların tatlarını dahi birbirlerinden ayırt edemez hale gelmiştim. Ancak emin olma mertebesinde umutlu ve aynı zamanda önceden etraftan duyduğum, internette okuduğum olumsuzluklar neticesinde de endişeliydim. Ya boşunaysa?

Boşuna değildi 

 Kazanmıştım; etüt merkezinden ayrıldım, apar topar İzmir' e gidip diplomamın aslını aldım ve ikinci kez Van' a uçtum. Halen koruduğum bir hevesle resmi olarak göreve başlamadan 18 gün önceden fakülteye gittim, değerli hocalarımla ve arkadaşlarımla tanıştım ve alandaki okumalarıma, yöntembilim çalışmalarına ağırlık vererek kendimi donatmayı hedefledim. Yüksek lisans kayıt tarihlerini dönem itibariyle kaçırmıştım, ancak bir yandan lisanstaki uygulama derslerine yardımcı eleman olarak görevlendirilmişken boş bulduğum zamanlarda bir yandan da bir çok yüksek lisans dersine dinleyici olarak katıldım. Tecrübesizliğimin giderilmesi zamana bağlıydı ve bunu hızlandırmak pek mümkün değildi, ancak bilgisizliğimi gidermek benim elimdeydi. Öğrendikçe de bilgisizliğime yönelik farkındalığımın artan bir ivmeyle yükseliyor oluşu çalışmak için yegane motivasyonum haline geldi.

Sen ne güzel memleketsin!

 Fakültenin içi de dışı gibi güzel insanlarla doluydu. Evimden 30 km ötedeki işyerimde bayramda köyünü ziyarete gelen almancı psikolojisine giren ben  Van' da ilk haftada okula tamamen uyum sağlayabilmiştim. Dönemin açılmasıyla girdiğim ilk laboratuvar dersinde öğrencilere "Sizlerle birlikte olabilmekten mutluluk duyuyorum." dediğimde gülerek "Çok sürmez hocam, en fazla 2 hafta." diye cevap vermişlerdi, birlikte geçirdiğimiz yaklaşık 36 hafta onları biraz haksız çıkarmış gibi görünüyor :-). Geçtiğimiz günlerde de yüksek lisans kaydımı yaptım, artık yüksek lisans derslerine misafirden ziyade bir nevi ev sahibi olarak katılıyorum :-)

İlk çalışma, ilk kongre, ilk sözlü sunum

 Hocalarımla ve arkadaşlarımla birlikte katıldığımız 12. Ufbmek benim için olağanüstü düzeyde ufuk açıcı bir deneyim oldu. Ortak bir çalışmamızın sözlü sunumunu yaptım, neredeyse ara vermeden ilgi alanıma yönelik 40' a yakın bildiri sunumu, 2 panel ve bir çok poster sunumu dinledim. Alandaki büyük isimleri tanıdım, bir çok değerli araştırmacıyla tanışma, ilgi alanlarım üzerinde fikir alış-verişinde bulunma ve lisanstan çok değerli bir hocamın sunumuna katılma şansını elde ettim.

 İlk sunumumda en ön sıraya konumlandırdığım bilgisayarım vasıtasıyla kendimi kayda alarak kendi üzerimde mikro-öğretim uyguladım ve sunumumdaki eksik yönlerin farkına vararak kendimi düzenlemeyi amaçladım.

 Yeni dönem, eski ben

 Birinci sınıf öğrencilerinin girdiğim ilk laboratuvar dersinde kendimi tanıttım ve şu cümlemi yineledim:"Sizlerle birlikte olabilmekten mutluluk duyuyorum.". Bu minnettarlığın bırakın 2 haftayı, 20 senede dahi azalmak şöyle dursun; artarak büyüyeceğine inanıyorum. Çünkü şu bilim adamı olmak isteyen 5 yaşındaki hayalperest halimle özdeşleşmiş bir hevesle icra ettiğim bu kutsal meslekte; onlar için eğitime gönül vermiş bir eğitimci, bir dost, bir abi olarak kişiliğim ve donanımım el verdiği ölçüde eğitimci olmanın bilgi ve insani yönden niteliğini kazanmak ve bunu onlara aktarabilmek adına büyük sınıfların Fen Bilgisi dersine girmek için öğretmenine salya-sümük yalvaran bir ilkokul 3. sınıf öğrencisi kadar hevesli olacağımı biliyorum.

Neler öğrendim?



  • Bir öğretmen adayı için, eğitimci misyonunu edinmek kadar değerli bir kazanım olmadığına inanıyorum. Bir eğitimci için öncelik atanmak/atanamamak, bir kişiye/kuruma sırtını dayamak değil; bir fark yaratmak olmalı. Herkesin ne yaptığını iyi anlayın, sonra farklı bir şey yapın.

  • Belirsizliği kucaklayın; gerek geleceğe yönelik, gerekse mekansal olarak ve belirsizliğin tam ortasına adımınızı atmışken kendinizi sevmeyi ve hoşgörmeyi ihmal etmeyin. Bugün dahi geçmişte almadığım riskler için pişmanlık içerisindeyim.

  • Alanınızı elbette takip edeceksiniz, ancak bunun yanında alanınızla doğrudan ilişkili olmayan farklı konu başlıklarını takip edin, okuyun, hobi edinin. Sınırlı ömrünüzde, dünyadaki kollektif bilgi birikiminin sunduğu potansiyel donanımı olabildiğince edinmeye gayret edin.

  • ve belki de en önemlisi, her ne kadar aksini düşünmeye meyilli olsak dahi; elde ettiğiniz en önemsiz başarılarda dahi aslında sizin payınızın ne denli küçük kaldığını ve bugün bulunduğunuz yerde olmanıza sebep olan insanların varlığını unutmayın; bir parça olarak ancak anlamlı bir bütüne katkıda bulunarak etrafınıza gerçek bir değer kazandırabilirsiniz.


 Gelecekte kilit bir parça olarak anlamlandırmayı tasarladığım "bütünde" ve bugünde; bulunduğum yerde olmama vesile olan tüm öğretmenlerime/hocalarıma, dostlarıma, ilkokul öğrencilerime/öğretmen adayı arkadaşlarıma ve aileme olan minnetimi ödemem imkansız ve edeceğim teşekkürler kifayetsiz olsa dahi bunu dillendirmeyi bir borç bilirim; müteşekkirim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Â. Blogger tarafından desteklenmektedir.