20 Şubat 2018 Salı

Yitik bir duygunun yitirdiği bir benliğe ağıt: "Sevgi" üzerine

 Bazı mektuplar, adresine ulaşmaması adına kaleme alınır. Bazen elem bir farkındalıkla lanetlenmişçesine bilirsiniz aslında; attığınız adımların yalnızca saptığınız o sokağın çıkmazına bakakalmak adına olduğunu.
İnanmak isteriz; fütursuzca lütfunu beklediğimiz şeyden veya kişiden görmeyi arzuladığımız buruk bir güzellik alametinin içimizdeki şüphecilik dumanını üflercesine dağıtması adına.
Kendimizi kandırmaya luzüm yok; acıyı severiz ve olanıyla yetinemediğimizde daha fazlasıyla bizi bize sevdirecek bir kaybediş olma misyonunu o acıdan muaf bir varlığa yükleyerek duygusal bir intihar girişiminde bulunur; derme-çatma duygularımızın amansız yükünden azad olmayı arzularız.
 Çayı demli içeriz ve kahvemizi sade, kulaklığımızdaki müzik son seste gözümüzün kestiği en uzak noktaya dalarız. Odamız ya haddinden fazla aydınlıktır ya da ışıklar sönük. Her şeyin aşırısındaki tabiatımızla severiz, güleriz ve yürürüz. Duygular tanımlarını aşan niteliklere bulandıkça adımlar sıklaşacaktır ve ermek üzere var olduğumuz yokluk; bizi -umarız ki- böyle haddini aşan bir düş kırıklığıyla, kulaklarımıza fısıldanan tanıdık bir sese bürünerek yok olmaya çağıracaktır çünkü.
Bizi mahvedeceğini bildiğimiz şeyin gözlerinin, o koyu-karanlık ve soğuk gözbebeklerinin, içine mevcudiyetimizi akıtırcasına baktığımızda artık yaşam yalnızca "bir intihar etmeme haline" bürünür.
Yol ayrımında, sönük sokak lambalarının aydınlatmadığı o yola bakarken, ve zamanın -geçmişin ve geleceğin- şimdiki zamanda bizi sarmaladığı o yol ayrımında beklediğimiz, bizi yıkacak olan "özlem" çıkmazından ibarettir.
Yürürüm, yürürüm ve zihinsel intiharın, bedensel intihardan bile daha zor, uğraş verici ve acı toleransı gerektiren bir eylem olduğunu düşünürüm ve daimi olarak bunun kurgusunu oluştururum. Acıya, yalnızlığa, açlığa, sevgisizliğe, düş kırıklığına kollarımı alabildiğince açarak bana gelecek kıyametimi beklerim. Ancak yeni yeni anlıyorum ki kıyamet bendim, ve her neredeysem kendimi bulup onu mahvetmeliydim. Kim bilir hani toprağın altına gömdüm onu, hangi uçurumdan aşağıya fırlatıp attım. Ona kendini - beni- mahvedecek bir hançer uzatacaktım; yokluk yangınında mahrumiyet alevleriyle dövdüğüm o hançeri uzatacak ve bir verem misali içime işleyen sevginin damarlarından akışını oturup izleyecektim.
Varoluşu yürünecek bir yol olarak tasvir ederim hep; daha anlamlı bir yolu yürümeye niyetlendiğimde adım atamayacak bir vaziyette zeminde sürünerek dahi olsa ilerlemeyi göze aldığımda, dibine sürüklendiğim bataklığın bizzat akıtıığım gözyaşlarıyla meydana geldiğini göre göre ilerleyeceğim bir yol... Ancak "yol" beni terbiye etmekten acizdi; ben yolu terbiye edeceğim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Â. Blogger tarafından desteklenmektedir.