29 Ekim 2017 Pazar

En dibi arzulamak - 3: Bir nihayete erme istemi olarak "Kabulleniş" üzerine

 Bugüne kadarki yazılarım hep absürd neticesiyle oluşu alaşağı ederek yıkıp-yapan bir varoluşun arzından ibaretti. Ancak çilenin çile çekeni kamil etmek gibi bir yüce işlevi olacaktır; bu üst basamağa atılacak adım ise bir önceki basamağın koşulsuz ve fütursuzca kabulünden ibarettir. Yetersiz bulduğumuz yaşam aslına bakıldığında bizim yaşayışımızla sınırlıdır ve hep öyle de kalacaktır. Yaşamı irdeleyen kişi kendini irdelemektedir, nitekim olduğumuz kadar var olmaktan öteye geçememekteyiz. Nitekim çektiğimiz her nefeste akciğerlerimize şarapnel parçaları misali saplanan havayı soluma gayretiyle kara gökyüzüne bakıp derin bir iç çeken bizleriz. Yıldızlar hep oradadır; yalnızca biz göremeyiz. 
 Kabullenişi kabullenmek istemedim; gardımı düşürmek, adımlarımı yavaşlatmak, görmekten usandığım parlak spot ışıklarından yüzümü çevirmek ve arayışımın istemsiz bir nihayeti olacağı korkusuyla bana bu zihinsel kıyameti anımsatacak her türlü alamete karşı oldum. Hissetmeyen elimi tutan ve bu elin tuttuğu her şeyi avucumun içerisinde tuzla-buz etmek istercesine var gücümle sıkı sıkıya sarıldım. Hissetmekten acizdim, soğuk kuru rüzgarlar avcumu çatlatırken direnme istemimle ellerim alev alev yanmaktaydı. Üşümeyi, istem noksanlığını, anlamamayı, anlaşılmamayı, sevmeyi ve sevilmemeyi, gülmeyi ve ağlamayı kabul edemedim. Yaşamı yüzeysel olarak addederken yalnızca var olmakla yetinmekteydim; yaşamayı kabul edemedim.
 Bu bir döngü, bu bir dalga, bu bir dağın zirvesi ve uçurumun dibi ve ben ne bir önceki basamakta durmakta, ne de diğerine adım atmaktayım. Bu kaotik duyumsamaların neticesinde afilli, uzun ve bağlantılı gazeller dökemeyeceğim bir mertebedeyim. Kendimi tüm irdelemelerden uzağa; cılız sokak lambalarının görüşümü aydınlatması kaygımdan büyük geniş bir meydanın ışık vurmayan kör noktasına, kimsenin -ve hatta kendimin bile- beni göremeyeceği bir yere azad ediyorum. Herkesi, her şeyi yıpratan bir savaş suçlusu misali huzurlarınızdan ve huzursuzluğumdan çekiliyorum. Yine bir sonun ve yeni bir başlangıcın arefesinde yüzümü gece karanlığında gökyüzüne dikiyor olacağım; yıldızları görememeyi kabullendim, ancak oradalar ve ben onları bulacağım.

15 Ekim 2017 Pazar

En dibi arzulamak - 2; Bir lütuf ve lanet olarak bahşedilen farkındalık üzerine

 Duyumsamak tehlikeli bir yetidir. Soğuktan çatlayan ellerimiz acımaya başladığında elimizi her çeşme suyuyla buluşturduğumuzda, içimizi ısıtan aidiyet duygusu yerini güzel duyguların yoksunluğuyla bezeli bir karadeliğe bıraktığında, önüne geçilemeyen coşkumuz onulmaz kederlere bulandığında bu tehlikeli spektrumda salınagelmekten bitap düşüşümüz hatırlatır bize duyumsamanın lanetini. Farkında olmak, farkındalığını kazandığımız şeyin sorumluluğuna istemsizce göğüs germeye maruz kalmayı da beraberinde getirecektir.
 Çok özendiğim olmuştur, duyarsızlığı bir zırh misali kuşanarak yürüyen kurgu karakterlere. Machievelli' liğe çalan ilkel bir narsizm gölgesinde iken sınırlı yaşama dair istemim; bunu yüce bir meziyet, bir olgunluk timsali, bir kamiliyet zannederek arzuladım. Anlatılagelen sıcak sütten sıçrayamayan kurbağa gibi kaçışı imkansız varoluş eziyetinden acıya olan duyarlılığımı azad etmek uğruna yalvarıp-yakardığım ve daha büyük elemlere sığınmışlığım beni bambaşka yollara fırlatıp attı; sadece ayaklarıma daha fazla diken batması adına daha çetin yolları yalınayak yürümem uğruna.
"Acılardan azad olmak için okudum, okudum, okudum; ancak sonunda yalnızca daha fazla acının göz bebeklerinin içine bakarken buldum kendimi."
 Kendimi aradım durdum ve bulduğumu düşündüğüm her yer benim için yeni bir mahvoluştan ibaret olmaktan öteye geçemedi. Kendimi aramaktan vazgeçişim de bir kıyamet olarak vuku bulurken varoluş yolunda ayağımı tozuta tozuta anlamsız adımlar atışım ise ne koyu bir elemdi! Bir mahlukun taşıyabileceği en amansız hastalığa yakalanmıştım; farkına varmıştım.
 Bilgimin, görüşümün ve arayışım nihayetinde yapılandırdığım antagonist varoluş kurgumun kurtarıcım misali beni debelendiğim batalıktan kurtarmasını dilerken attığım her adımda daha da dibe vurmaktaydım. Yürümem gerektiğini düşünürdüm, nitekim akan zamanın içinde durağan bir yaprak misali süzülmek kalem pille çalışan bir duvar saatinin tıkırtılarına boyun eğmek demekti. Bu hüzün değildi: acı değil, yokluk değil, acziyet hiç değildi; bu yalnızca yastığa başını koyarken yarın adına endişe duymaktan yoksun kalmaktı, olanların yükü ile olacaklardan korkma noksanlığıydı, endişe duymamak ve heyecanlanmamaktı. Yaşam yalnızca ulusal bir televizyon kanalında ana haber bültenleri öncesinde umarsızca tekrarı verilen kalitesiz senaristlerin elinden çıkma popüler bir yerel dizi bölümüydü; yetersiz bir oyalanmadan ibaretti ve ben ona kolpa karakterlerinin repliklerini dahi vurgularıyla tekrar edebilecek kadar şahit olmuştum.
 Farkına vardığınız şeye gebe hale gelirsiniz, farkına vardığınızı düşünmeniz dahi sizi bu sonsuza dek tekerrür edecek ızdıraba sürüklemek için fazlasıyla yeterliyken, gerçekten esasına vakıf olduğunuz şey sizi ondan karşılayamayacağınız beklentiniz kadar mağrur edecektir. Neye karşı duyarlılaştığınıza dikkat etmelisiniz; eğer bu sevgiyse karşılık bulamadığınız raddede sizi alaşağı edecektir. Eğer bu başarıysa yaşantınız boyunca bir poligon atı misali koşturduğunuz parkurda verdiğiniz her nefese ciğerlerinizden tükürdüğünüz kan eşlik edecek, eğer huzura ermekse o olduğunu düşündüğünüz oluşun ardınsıra koşturarak onu elde etmemeyi garantilemiş olacak, eğer bu yüzeysel bir güç istemiyse güce tapar hale gelerek güçten yoksun hale gelecek, eğer bu yalnızca bir arayış ise merakınız -ve dolayısıyla adımlarınız- yavaşlayacak ve nihayetinde durağanlaşacaksınız.
 Görmek bir lütuftur, ancak lanete çaldığı noktayı görmek adına iyi bakmak gerekir; iyi niyetinizin sizi kötülük yapmaya sevk edeceği o çizgiye bastığınızda kör olmak için yegane öncülün görmek olduğunu anlayarak gözlerinizi doğan güneşe dikin. Kulaklarınızı dört açın ve dinleyin; sizi ve derme-çatma yapılandırmış olduğunuz vicdanınızı sağır edecek o acı çığlığı duymak için ve sevin dostlarım; fütursuzca lutfettiğiniz sevgi, merhamet ve benliğinizi hiçe sayarcasına büyüttüğünüz aidiyet hissiyatından boşalan yüreğinize yalnız kalmanın, yüzüstü bırakılmanın kara zehrini kana kana içerek doldurmak için.
  Eğer bu cümlelerim de donuk bakışlarınızın indirgeyici süzgecinden geçip zihninizdeki sönük yangının küllerinde bir kıvılcım olarak dahi parlamadıysa yalnızca şükredin. Şükredecek takatiniz olmasa da bu harflerin çorak vefa ovanızda bir minnet olarak filizlenmesine salık verin; aksi halde beni "iyi" niyetimin kötülük yapmaya sevkettiği çizgiden başka yerde göremeyecek hale geleceksiniz.

5 Ekim 2017 Perşembe

En dibi arzulamak - 1; Yıkıcı duygulara duyulan özlem üzerine

Yine bir gecenin arefesinde, klavyemin başındayım. Yeni bir yazı dizisinde, eski bir özlemden bahsetmek üzre.
İnsan kendini mahveden şeyin esiridir derim. Bu yüzden sever, bu yüzden zil zurna sarhoş olur, bu yüzden öfke nöbetleri geçirir, bu yüzden mutluluk göz yaşları döker insan dediğimiz varlık. Duyguların sarhoş eden tabiatında kendini kaybetmek adına gözleri kuruyana kadar ağlayıp kısmi yüz felci geçirene kadar güler insan.
Temel duyguları hissediyorum bazen; mutluluk, hüzün, öfke, istenç. Ancak bazen, bunlar görünür ışık spektrumunda olduğu gibi birbirine karıştığı vakit, adlandıramadığım renklere büründüklerinde durum farklılaşıyor biraz. Yaşadığımı, bir insan olduğumu anımsıyorum bu vişne çürüğüne kaçan öfke ve sevgimin karışımında. İstemsiz bir şekilde biraz yokluk siyahıyla bulandırdığım her hissiyat beni başladığım yere götürmekte; yıkıcılığa.
Esaslı bir yapım, topyekun bir yıkımı da beraberinde getirir. Yaratıcılık zihinsel bir lütuftan öte, karşı-konulmaz bir istemin nabzı misali şakaklarda duyumsanan duygusal bir vahşettir benim gözümde. Yapmak, halihazırda yapılmış olandan bir öç alma istemidir. Eyleme dökülmüş bir diktedir, doğan güneş kadar somuttur, eski çürük heykelleri yıkıp daha büyük, daha güzel yeni heykeller dikmektir.
En yüce yaratıcı ise yıkılamayacak bir yaratım ortaya koymak adına en büyük yıkımı da ardınsıra sürükleyen kişi olacaktır. Zihnindeki entropiyi varoluşa mal edercesine, yürüdüğü yolu dahi her adımında yerle yeksan etmeden ne ilerleyebilir, ne attığı derin kahkasının mayasını yaslar, göz yaşları, sevgisizlikleri olmadan tutturabilir, ne de tüm renkleri yokluk karasına indirgemeden tuvaline işleyebilir.
İnsan yapmak için yıkar ancak yıkmak için yapamaz öyle kolay, yaratıcı insan ise yıkımı kendi yapıtlarıyla sağlayacak kadar kendinden geçmiş mağrur bir çılgından öte bir şey değildir.
Â. Blogger tarafından desteklenmektedir.